“Ağız ishali” deyimini yirmili yaşlarımda duymuştum ilk kez. Bu yazıya başlık düşünürken hatırladım ve “Budur,” dedim, “Yazının başlığı bu olmalı”.
Dolmuşa bindim, ortadaki ikili koltuğu oturdum. Yanım boş. Tam karşımda, bana dönük bir ikili koltuk daha var, orası da boş. Arka taraftaki koltuklarda bir iki kişi vardı sanırım; binerken dikkat etmedim. Beki de yoktu.
Dolmuş hareket etti, az ileride tekrar durdu. Altmışlı yaşlarda, sokak röportajlarında “Telefonunu göster!” diye atarlanan dayıların tipinde bir adam bindi. Şoföre para verecek, cüzdanını çıkardı baktı, ceplerini karıştırdı, ellilik bir kâğıt para çıkarıp uzattı, para üstünü beklemeden yanıma oturdu, “Elli liranın hükmü mü kaldı,” dedi, “Aha otuz lirası gitti, kalan yirmi lirayla da anca bir simit alabilin!”
Baktım ki adam konuşma meraklısı tiplerden biri; on beş-yirmi dakikalık dolmuş yolculuğumda boş boş konuşup beni esir edecek, yüreğimi tüketecek… Cevap vermek bir yana dursun, başımı bile sallamadım, kafamı çevirip pencereden dışarıya bakmaya başladım. “Zor,” dedi adam, “Bu zamanda geçinmek çok zor. Kira olmuş, yirmi milyar. Elektriğiydi, suyuydu… Doğalgazı kapattırdım geçen yaz. Sobaya döndük yeniden. Yakacak bir şeyler bulursak yakıyoruz sobayı, bulamazsak kaban, battaniye, yorgan idare ediyoruz. Neyse ki evde baca var. Yeni apartmanlarda olsak yandıydık valla! Müteahhitler artık baca yapmıyor. Doğalgaz, kombi falan çıktı ya… Ondan.”
Ne cevap veriyor ne de yüzüne bakıyordum adamın ama o konuşmaya devam ediyordu.
Dolmuş durdu, kapı açıldı, gençten bir kız bindi ve tam karşımızdaki ikili koltuğa oturdu. Tişörtünün önünde, okuduğu lisenin dev gibi bir logosu vardı.
Adam benden yüz bulamamış olmalı ki rotayı anında genç kıza çevirdi, “Hoş geldin kızım,” dedi. Kız sadece küçük bir gülümsemeyle başını sallayarak teşekkür etti. Pantolonunun cebinden çıkardığı Airpod’larını kulaklarına yerleştirdi, sonra cep telefonunu açtı ve telefonun ekranını kaydırmaya başladı.
“Liseye mi gidiyorsun?” diyerek ufaktan bir giriş yaptı adam, “Daha küçük gösteriyorsun halbuki…” Kız ses çıkarmadı. YouTube’tan bir şey izliyordu; izlemeye devam etti. Adam, kızın gözünün önünde elini salladı, sonra bana dönüp, “Ah şu gençler,” dedi, “Ellerine telefonu alınca dünya ile tüm ilişkilerini kesiyorlar.” Ben yine cevap vermedim, pencereye çevirdim başımı, dışarıya bakmaya devam ettim. Adam tekrar kıza döndü, telefona parmağının ucu ile dokunup, “Liseye mi gidiyorsun?” diye sordu. Kız, Airpod’unun birini çıkardı, “Evet amcacığım,” dedi, “On birinci sınıfa başladım bu yıl.” Adam, “Valla bana sorsalar bu kız kaça gidiyor diye, hiç düşünmeden orta bir, orta iki derim. Maşallah. Dersler nasıl? Üniversiteyi ne okuyacaksın?.. Okuldu, dershaneydi sizin de işiniz zor be kızım. Ömrünüz ders çalışarak tükeniyor. Allah kolaylık versin.” Kız, küçük bir gülümseme ile karşılık verdi adama, sonra kulaklığını tekrardan takıp telefonuna bakmaya başladı.
Adamdan ses çıkmadı birkaç dakika, sonra kızın telefonuna dokundu işaret parmağının ucu ile, “Sizin okulda bizim bir hısım var,” dedi, “Neydi kadının adı?.. Bak aklıma gelmedi şimdi. Nermin’di galiba. Neriman da olabilir. Ne’li bir şeydi ama şimdi hatırlayamadım. Bizim oradan. Maraş’tan. Aslında Maraşlı da sayılmaz pek. Elbistan’dan gelmişler Maraş’a. Babasıgil gelmiş, bu Maraş’ta doğmuş. Maraş olaylarındaydı sanırım, göçmüşler buraya gelmişler. Bizimki burada büyümüş. Neydi kadının adı yarabbi! Nigâr diyeceğim ama… Yok. Nigâr değildi. Nermin’di Nermin!..”
Kız bu kez gözünü telefonundan ayırmamış, kulaklığını da çıkarmamıştı. Adam kızın telefonuna tekrar dokundu, “Kısa boylu, tombulca bir kadın. Siyah, kısa saçlı,” dedi, sonra kendi kendine güldü, “Kadının saçının rengi, boyu mu olur birader? Del mi?..” dedi bana dönüp gülerek, “Kuaförden çıkmıyor, saçlarının rengini de şeklini de boyunu da zırt pırt değiştiriyorlar. Aslında var ya… Kuaför olacakmışız. Paraya para demiyorlar valla. Bizim evin karşısında bir kuaför var, haftanın yedi günü gece yarılarına kadar açık. Arı kovanı gibi maşallah. Yoook. Gözümüz yok. Allah tadıyla yedirsin. Kazandıkları para analarının ak sütü gibi helal. Kadın milleti ile uğraşılır mı gözüm! Valla ben bizimkine katlanamıyor, ilk fırsatta evden çıkıp kahveye atıyorum kendimi. Adamlar her gün ben diyeyim elli, sen de seksen kadının kahrını çekiyor. Zor birader. Valla çok zor. Dedim ya, ben yapmam. Bak, yapamam demiyorum, yapmam! Milyon verseler yapmam!”
Adam, benim ilgilenmediğimi görünce yine kıza döndü, “Edebiyat öğretmeniydi galiba yeğenim,” dedi, “Ya da onun gibi bir şey. Tarih de olabilir.” Kız kulaklıklarını çıkardı, telefonunu ters çevirip tuttu, “Tülay Hoca olabilir mi?” dedi, “Kısa boylu bayan öğretmen bir o var.” Adam heyecanla, “He,” dedi, “Tülay ya!.. Tülay!.. Hatta kardeşi vardı ondan iki yaş küçük. Onun da adı Gülay’dı. Onu da uzun zamandır görmedim. Bakkalın oğlu ile kaçmış. Ben de kahvede konuşurlarken duydum. Gözümle görmüş değilim yani. Günahı anlatanların boynuna. Eeee? N’apıyor bizim hayırsız Tülay? Onu, Gülay’dan daha uzun zamandır görmedim ama haberlerini alıyordum konu komşudan. Zor zamanlar geçirdi. Kafayı yemiş diyorlardı. İki yıl akıl hastanesinde yattı. Tedavi gördü. Bunun serseri bir kocası vardı; kahveydi altılıydı, içkiydi, karı kız derken neyi varsa tüketti orada burada. Tülay’ın altınlar da gitmiş. Tülay bunu başka bir kadınla mahalle arasındaki izbe bir barda basınca, hiç düşünmedi boşadı. Adamın canına minnet tabii. Anında yok oldu ortalıktan, Tülay dımdızlak kaldı ortalıkta. Hani sanat altın bilezik derler ya… Bunun da öğretmenliği olmasa rezil olurdu valla! Öğretmenlik maaşı falan, idare etti iyi kötü. O zamanlar yattı işte akıl hastanesinde. Ben, çıkmaz diyordum yalan yok! Tımarhanelik olmuş artık, daha ne olacak ki!.. O derece yani! Doktorları iyiymiş demek ki valla. Eskisi gibi olmasa da düzelttiler. Kaportacı görmüş araba gibi anlayacağın. Uzaktan bakınca pek belli olmuyor ama yakınına gelince darbe izlerini görüyon. Zor tabii. Eee?.. Şimdi nasıl? Daha iyidir inşallah. Aman iyi olsun. Çocuğu vardı iki tane. Gerçi büyümüşlerdir şimdi onlar da. Benim de iki kızım var. Biri senin yaşlarda. Öteki üniversiteyi bitirdi. Psikoloji okudu. Muayenehane açmak istiyordu ama bizde o para neredeee!.. Bir kliniğe girdi. Çok şükür kazanıyor üç beş kuruş. En azından üstümüzden yükü kalktı. Hayırlısıyla bir de evlendirirsem, kafam rahatlayacak biraz. Bu zamanda helal süt emmiş birini bulmak da kolay değil. Kısmet diyoruz biz de. Kısmetten ziyadesi olmaz. Küçük de akıllı. Kendini kurtarır o da. Kurtarır kurtarmasına da… Evlat işte. Gene de derdi bitmiyor. Senin kardeşin var mı?”
Kız hiç ses çıkarmadan, boş boş adamın yüzüne baktı; kulaklıklarını kutusuna koydu, telefonla birlikte yere çarpar gibi çantasının içini attı, şoföre seslendi, “Abi müsait bir yerde durur musun?” Şoför yolun kenarına yanaştı, kapıyı açtı, “Buyur yeğenim,” dedi. Kız sinirle indi dolmuştan. Şoför kapıyı kapadı, hareket etti… Sonra dikiz aynasından dolmuşun içini hızlıca kolaçan edip, “Aile yok del mi?” dedi ve kafasını çevirmeden, “Dayı yanlış anlama ama kafamızın amına kodun!.. Orta kulak, iç kulak, dış kulak, çekiç, örs, üzengi, östaki borusu, beyin beyincik… Ne varsa siktin attın!..”
Şoför hislerime tercüman olmuştu. Ben bir yandan gülmemek için kendimi zor tutuyor, bir yandan da göz ucuyla adama bakıyordum. Adam istifini hiç bozmadan konuşmaya devam etti:
“Yahu kız küçük diye bir şey demedim. Neticede öğretmeni. Ayıp olur. Aslında bu Tülay kocasını boynuzlamıştı. Kocası bunu bastı. Meyhanede değil. Pastanenin birinin kuytu bir köşesinde adamın biriyle sıkı fıkı otururlarken… Affedersin öpüşmeler falan… Kocası yakalıyor… Yen mi yemen mi!.. Hemen orada, önce adama, sonra Tülay’a girişiyor. Can tatlı tabii. Adam hemen kaçıyor oradan. Tülay kalıyor mu kocasıyla… Neyse… Garsonlar ayırıyor zorla. Adam ertesi gün boşanma davasını açtı, Tülay’ı da babasının yanına gönderdi. Ev zaten kocasınındı. Babasından kalmış. Çok büyük bir şey değil ama neticede ev işte. Hani derler ya, dünyada mekân ahirette iman diye… O hesap. İnsanın başını sokacak bir yerinin olması iyidir. Muhannete muhtaç olmaz…”
Şoför dikiz aynasından baktı adama, sert bir fren yaptı, durdu, sonra adama döndü, “Dayı al şu otuz liranı kalk git Allah’ı seversen. Bizimki de can be!.. Kurban olurum siktir git lütfen!..”
Adam şaşkın bir şekilde kalktı yerinden, uzatılan parayı aldı “Daha da gelmemiştim ama… Neyse, başka dolmuşa binerim artık,” diye söylenerek indi dolmuştan.
Şoför bana döndü, “Abi sen nerede inecen?” diye sordu. Söyledim ineceğim durağı, “Tamam,” dedi, “Ben seni arkadan gelen şu arabaya bindireyim. Ben de kaçayım hemen!.. Ben bittim abi! Mesai bitmedi ama ben bittim! Arabayı bizim ortağa verip, bir yere gidip oturacağım. Artık bira mı olur, rakı mı olur, sulu kuru… Ne bulursam… Beynime sıkı bir zımpara çekeceğim!.. Başka türlü silinmez bu amına koduğum adamının sesi de anlattıkları da!..”
Ben dolmuştan inerken şoför sövüp sayıyordu:
“Senin deee Tülay’ının daa… Akıl hastanenin de akıl hastanesindeki doktorun da… Pastaneni deeee pastanenin garsonlarını da… Taaa buradan Elbistan’a kadarrrr!..”
Benim de durumum şoförden farklı değildi. Beni de bir meyhane paklardı ancak!.. Acil tarafından tenha bir meyhane bulmalıydım.
İnsan sesi, müzik falan olmayan… Fin fin öten bir meyhane…
Ben de bir zımpara çekmeliydim beynime!
.
