Yardım isteyen ve yardım istenen insanlar üzerine üç beş kelam…
Birkaç yıl önce televizyonda, “Babil” isimli bir dizi vardı. Başrollerinde Birce Akalay ve Halit Ergenç oynuyordu.
İrfan Tuna Saygun (Halit Ergenç) iyi konumda bir akademisyendi. Karısı ve çocuğu ile sorunsuz, mutlu bir hayat yaşıyorlardı.
Sonra… Bir gün… Sağlam bastıkları o yer, ayaklarının altından hızla kaymaya başladı. İrfan Tuna, önce KHK ile üniversiteden atıldı, işsiz ve parasız kaldı. Ardından küçük çocuğunun hasta olduğunu öğrendi ve tedavi için çok büyük paraya ihtiyaç vardı.
Çaresizdiler!
Dizinin o bölümünün bir yerinde, İrfan Tuna’nın karısı Eda (hatırladığım kadarıyla) “İnsanlardan yardım istesek?..” dedi. İrfan Tuna karısının bu sözüne şöyle cevap verdi:
“Bizden böyle bir yardım istendiğinde biz ne yapmıştık?”

Fotoğraf, Babil dizisinin internet ortamında yayımlanan tanıtım fotoğraflarından alınmıştır.
* * *
Vapurda, metroda, rıhtımda ya da herhangi bir caddede, meydanda, hasta çocuğu için yardım dilenen insanları gördüğümde, “Babil” dizisinin o bölümünü hatırlarım.
Sonra, aklıma her gün onlarcasını gördüğümüz envaiçeşit dilenci gelir ve ister istemez “Hangisinin gerçekten ihtiyacı var, hangisi insanların duygularını istismar ederek para toplamaya çalışıyor acaba?” diye düşünmeden edemem.
Birçok insanın bu ikilemi yaşadığını düşünüyorum. Genellikle de bu iki uçtaki düşünceden “istismar” olanı galip çıkıyor, gerçekten de ihtiyacı için yardım isteyen insanlar çoğu zaman kaybediyor ve yardım isteyen anneye yardım etmek şöyle dursun, onun yüzüne bakmaya bile çekiniyor, başımızı başka yöne çeviriyoruz. Başımızı başka yöne çeviriyoruz ama “Gerçekten de ihtiyacı var mıydı acaba?” sorusu zihnimizi kemiriyor da kemiriyor!
* * *
Büyük şehir insanlarının her gün girdiği sınav…
Aslında bu, sadece bir vicdan meselesi değil; özellikle de büyük şehirlerde yaşayan günümüz insanın her gün tekrar tekrar girdiği bir sınav!
Bir yanda gerçekten nefesi kesilmiş, toplum içinde çaresiz bırakılmış ve ısrarla görmezden gelinen, yok sayılan, hayatta kalmak için çırpınan insanlar, diğer yanda bu insani “yardımlaşma” duygusunu bir istismar aracı hâline getiren “sektör profesyonelleri!”…
Peki… Hangisinin hangisi olduğunu anlamak için bir ihtiyaç testine mi ihtiyacımız var, yoksa sadece “insan” kalmaya mı?
* * *
Benim çok sevdiğim ve çok kullandığım, Paracelsus’a ait bir söz var:
“Zehri zehir yapan dozudur.”
Hayattaki birçok şey gibi, iyi insan olabilmek için de doğru dozu bilmek gerekiyor.
Benzer şekilde, Aristotales de erdemi şöyle tanımlıyor:
“Erdem, iki aşırı uç (eksiklik ve aşırılık) arasında kalan orta noktayı bulma ve ona göre hareket etme yetisidir.”
Cömertlik ve yardımseverlik da öyle değil mi?
Ne her gördüğümüze düşünmeden atlamak ne de kalbimizi tamamen mühürlemek…
* * *
Vapurda, metroda, çarşıda pazarda önümüze uzanan o avuçlar, bizden sadece yardım istemiyor; aynı zamanda bize ayna da tutuyor.
“Biz nasıl bir insanız?.. Yardımsever mi, duygusuz mu, merhametsiz mi, taş yürekli mi?..”
Bize tutulan bu aynada biz kendimizi nasıl görüyoruz? Bunlardan hangisiyiz?
Eminim ki, çoğumuz “Ben de yardım etmek istiyorum ama o kadar çoklar ki, hangisinin gerçekten ihtiyacı var, hangisi benden para tırtıklamaya çalışıyor bilemiyorum,” diye düşünüyoruz.
Haklıyız da!
Neticede, şüphe etmek bizi hayatta tutan bir mekanizmadır. Ancak şüphenin, “duygusal katılaşma” olarak adlandırabileceğimiz bir yan etkisinin olduğunu da unutmamız gerekiyor. İstismar edilme korkusuyla her ihtiyaç sahibine sırtımızı dönerek, aslında dolandırıcıları değil, kendi içimizdeki merhamet duygusunu cezalandırmış olmuyor muyuz?..
Bir atasözü, “Yoksula yardım etmek, Tanrı’ya borç vermektir.” der. Yardımseverliğe motive eden, yüreklendiren güzel bir söz ama şu da var ki, bu borç senedinin üzerinde “Yüzde yüz dürüstlük garantisi gereklidir.” yazmadığını da bilmemiz gerek.
* * *
“Ya gerçekten açsa!”
Bilinen bir “kıssa”dır… Ünlü yazar Oscar Wilde arkadaşıyla yolda yürürken, “Açım!” diyerek, kendisinden para isteyen birine cebindeki son parasını vermiş. Arkadaşı, “O adam muhtemelen seni kandırdı,” dediğinde, Wilde arkadaşına bakmış ve “Ya gerçekten açsa?” demiş…
Bir ihtiyaç sahibine yardım etmek için insan sarrafı olmaya gerek var mı bilmiyorum. Belki de… O insanın gözlerine bakmamız bile yeterli olabilir. Şimdi, “O insanın gözüne bakınca ihtiyaç sahibi olup olmadığını anlayabilir miyiz?” diyenler olacaktır. Elbette anlayamayız ama o insanın gözüne bakmak, bize insan olduğumuzu unutturmaz; ola ki unuttuysak da hatırlatabilir.
Sadece ihtiyacı olduğu için birilerinden bir şeyler istemek zorunda kalanlar çok iyi bilir ki, o insan o yardımı isterken bile bir parça haysiyetini orada bırakıyormuş gibi hisseder. Sesi titrer, gözlerini kaçırır. İstismarcı ise asla öyle değildir! O, bu işin “pazarlamasını” öğrenmiş, işinin uzmanı olmuştur, vicdanlara çalışmayı iyi bilir.
* * *
Tüm bunlardan söz ederken bir şey dikkatimi çekti. Hep yardım isteyen insanları konuştuk ama kendisinden yardım istenen insanları biraz es geçtik sanki.
Burada asıl mesele, karşımızdakinin kim olduğundan çok bizim kim olduğumuz galiba. Eğer birine yardım ediyorsak, bunu onun dürüstlüğünü ödüllendirmek için mi yapmalıyız, yoksa kendi insanlığımızı unutmamak ve korumak için mi?
Evet… Bu soruya samimiyetle cevap vermemiz çok daha öncelik taşıyor galiba.
* * *
“Açım abi…”
Pandemi döneminin sonuna yaklaştığımız günlerdi. Bahariye’den Boğa’ya doğru yürüyordum. Karşıma, biri kucağında küçücük bebek, diğeri üç-dört yaşlarında kız çocuğu olan bir kadın çıktı, “Çocuklarım aç abi… Allah rızası için yardım…” diye başlayan bir şeyler söyledi. Kadına, “Gel,” dedim, “Beni takip et.” Yakındaki bir kafeye gittik. İki tane hamburger menü aldım verdim kadına. Kadın, “Allah razı olsun, Allah ne muradın varsa versin…” duaları ile yukarı doğru yürüdü, uzaklaştı.
“Açım abi…” diyerek yardım isteyenlere para vermek yerine, genellikle böyle davranıp, yiyecek bir şeyler almayı tercih ediyorum ama çoğu zaman bu davranışımın doğruluğundan şüphe duyuyor, “Acaba o hamburger menüsünün, dürümün parasını versem, o insan dürüm değil de istediği, öncelikli gördüğü başka bir şeyi mi alsa?..” diye soruyorum kendime.
* * *
Tam hatırlamıyorum. Bir yazı içinde okudum ya da bir filmde, dizide duydum… Bu gibi durumları iyi anlattığını düşündüğüm, “Aldatılmak bir hatadır ama duyarsızlaşmak bir tercihtir.” gibi bir söz hatırlıyorum.
* * *
Hülasa, “Hata edip aldatılmayalım ama duyarsızlaşmayı da asla seçmeyelim” diyorum.
Vesselam.
.
